Als ikh kan/Anar’ın elinden gelenin en iyisi

01/11/2012 // By: // 4 Comments

Efrasiyab’ın hikayelerini saymazsak-ki sıkı Anar okuyucularının saymadığını düşünüyorum- yazarın okuduğum ilk kitabı bu. Amat ve Suskunlar’ı, Puslu Kıtalar Atlası’nı bir şekilde kapısından henüz giremediğim bir dünya olarak görüyorum.
Müslümanlar için Cuma, Museviler için Cumartesi, Hristiyanlar için ise Pazar olan gün Yedinci Gün aslında. Tanrı’nın evreni altı günde yarattıktan sonra dinlenmeye ayırdığı zaman dilimi ile altıncı romanını adlandırıyor Anar.
Başlangıçta, bir İstanbul maketi üzerinde uçuşan sineğin kafasına göre biz de yarı hayali yarı gerçek bir şehir turu atıyor, bu esnada da bazı karakterlerle tanışıyoruz.
Ardından miskin bir Paşa oğlu giriyor romanın dünyasına, onun peşinden sürükleniyoruz. Kelimeleri rasgele kullanmıyorum, en başından itibaren, roman okuyanını dünyasının içine sürüklüyor. Okumaya devam ettiğiniz sürece, o dünyanın dışında kalmak için ya ciddi bir derde sahip olmalı ya da ciddi bir konsantrasyon problemi yaşıyor olmalı insan. Buna rağmen, kendinizi vererek ve içine girerek yaptığınız okumada bile, atlanan bir çok detay oluyor, ‘burda başka bir hikaye var ve ben bunu kaçırıyorum’ hissi oluşuyor ve bu, okuma boyunca yakanızı bırakmıyor. En azından bana öyle oldu.
Diğer karakterlerle tanışmamızda ve İhsan’ın maceralarına giriş yapmamızda da bu hisler artarak devam ediyor. Esprili ve bol sıfatlı dili okumayı yumuşatan ve akmasını sağlayan unsurken, acaba alttaki hikaye ne endişesi, keyfi baltalayan bir unsur.
İhsan, hikayedeki ana amacı olan, bir resim ile aşık olduğu varlığa, bir zeplin inşa ederek ulaşmaya çalışırken, biz de döneme ait bir dünyada ama zamanötesi garip olaylar içinde dalıp gidiyoruz. Aman Baba, Selahattin, her biri gündüz işe giderken karşılaşsak selamlamak isteyeceğimiz kadar kanlı canlı yaşıyorlar kafamızda.
Olayların anlatılışı, dönemin renkli resim gibi tasviri, mizah öğesi, akıcılık ve hepsinin alt zeminini tutan felsefi ve hatta spiritüel öğeler, romanı bir modern destana, uzun bir masala dönüştürüyor.
Sadece bir resmiyle varlık gösteren Prenses Döjira dışında kadın karakter yok romanda, bu Anar romanlarında ortak bir özellikmiş, ama benim için metnin eksik tarafı. Bir kadın karakterle bu hikaye nasıl akardı diye düşünürken buldum kendimi sık sık.
Acemi bir okuyucusu olarak, Anar’ın bu romanını okumak, doğal bir tepki olarak belki, bende ikinci kez okumak arzusu uyandırdı.
Özellikle toplantımızda konuşulanlardan sonra yeni bir göz ve farkındalıkla, romanı ikinci kez okuyor olsam da şu günlerde, ilk izlenimimin özeti, yukarıda dediğim gibi, Yedinci Gün’ün iyi kurgulanmış ve güzel bir dille anlatılmış bir modern zaman destanı olduğudur .