2009′un En İyi 10 Yerli Romanı

Bu hafta sonu Hürriyet’te çıkan bir liste bizi yakından ilgilendiriyor. Hürriyet gazetesinin başvurduğu eleştirmenlerce seçilen 2009′un en iyi 10 yerli romanı sıralamasında ilk sırada Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi yer almakta. Dokuzuncu sırada da Aşk kitabı yer alıyor. İşte tam liste (Magazin habercisi gibi oldum).

(Hürriyet’ten alıntı)
2009 yılı başından ekim sonuna kadar 410 yeni yerli roman yayımlandı. Peki siz bunlardan kaçını okumayı başardınız? Önümüz yılbaşı ve yeni yılda yapılacaklar listesini hazırlamak için defterleri açmanın vakti geldi. O maddelerin arasına 2009’da yayınlanmış ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığınız kitaplar da girsin diyorsanız, işte size en iyileri.

EN İYİ 10

1- Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi – Ayfer Tunç
2- Çöplüğün Generali – Oya Baydar
3- Yüzünde Bir Yer – Sema Kaygusuz
4- Fay Kırığı – Mehmet Eroğlu
5- Eflatun Koza – Cahide Birgül
6- Dünyanın Uğultusu – Behçet Çelik
7- Yorgun Sevda – İrfan Yalçın
8- Sonradan Yaşamak – Önay Sözer
9- Aşk – Elif Şafak
10- Gizli Aşk Bu – Özen Yula

Elif Şafak – Aşk hakkında

Elif hanım tasavvuf konusunda bir kitap yazmak için çalışmış, bu belli. Buna vakit ayırmışlar.

İç içe geçmiş birbirine paralel iki kavuşma , iki aşk hikayesi Mevlana ile Şems; Ella ile Aziz in hikayesi .

Roman ilk satırdan itibaren Şemsi Tebrizi Hz. ile Hz. Mevlana kavuşmalarını vadediyor. Fakat bu buluşma için 200 sayfa beklememiz gerekiyor :)

Bu buluşmadan sonra ise roman ikisine odaklanamıyor. Yardımcı karakterlerin gölgesinde onlardan kalan bölümlerde ikisinin hikayesini uzaktan seyrediyoruz. Halbuki beklenti daha çoşkun, daha şiirsel, daha yoğun bir anlatımken sadece yan karakterleri görüyorz. Mevlana Hz. dalgın , kederli, gözüküyor – aşkın çoşkusundan hiç eser yok.

Kanaatimizce yan karakterler ve yan hikayeler romanın gidişatını yavaşlatıyor, ilgiyi dağıtıyor.

Eserin kurgusu , dili, çevirinin başarısı(/zlığı) bir yana, genelde tasavvuf özelde mevlevilik üzerine yazıyor oluşu (iddiası bu) yada bu motifler üzerinden gittiğini varsaymamız bu konuda nasıl bir bakışı olduğunu sorgulamamıza yol açıyor.

Tasavvuf tek , monoblok bir yapı değil. Birbirinden farklı görüşler var. Yollar, meşrepler var, kendi içinde ve dışında bir takım eleştiriler var. Gün gelmiş topluma yön vermiş, gün gelmiş yönlendirilmiş. Bu yüzden Elif Şafağın tasavvufu, ne kadar tasavvufa yakın ya da tasavvufun neresinde duruyor bakışıyla okuduk. Sadece şunu söylemekle yetinelim ; romanda anlatılan teorik tasavvuftan ve farklı bir okuldan. Meraklısına Gölpınarlı Dedeyi tavsiye ederiz.

İlk otuz sayfayı okuduktan sonra aklımıza İhsan Oktay Anar geldi. O yazsaydı Ella ve Azize gerek duymazdı. İkisi arasındaki aşk, Hz. Mevlana ve Şems için yazılacak bir romanda verilecek mesajında dengesini bozmuş. İki farklı dönemde iki farklı anlayış çıkmış. Yirminci yüzyılın aşıkları daha bireyci. Bu iki karakter herhalde amerikan okuyucusu için düşünülmüş.

Notlar : (sh.38 Zahir batın ayrımında denge görmezden gelimiş – Tek kanatlı kuş uçamaz da zahir batın dengesine işaret vardır. Zalime ses çıkaramama, light İslam projeleri ?

sh.72 boyun kırmak değil baş kesmek

sh.123 meditasyon tefekkür renkler gene (new age motifler) )

ŞEMS-İ TEBRİZİ

Şems-i Tebrizi kerametlerle sahneye giriyor. sh.47 :)
Hanın parasını ödemek için el falı bakması, aura okuması şok edici.

Şemsin Kırk kuralı ??? nerden icad olmuş? yazarın bir derlemesi mi? bir yerden mi alınmış? Açıklanması gerekirdi. Bu tarz eklemeler ne kadar iyiniyetli olusa olsun içinde muhendislik tavırlar içerebilir. Kırk kural diye bir şey yoktur , tek kural hakikilik/ hakikatlilik -

Şemsi Tebrizinin çöl faresini caminin önünde kurtarması, himaye etmesi ; cüzamlı dilenciye şefkat göstermesi , sahoşun yaralarını sarması Gölpınarlının yorumladığı eleştirel tasavvufa uyan romanın olumlu yönleri. Bunların tasavufi bakışla temellendirilmesi çok güzel olurdu.

Gene Şemsi Tebrizinin celladının Hasan Sabahın (batıni) kalesinden kaçmış olması üzerinde çalışılsaydı ve roman burdan oluşacak bir gerilim üzerine oturtulsaydı ortaya çok tartışılacak sağlam bir klasik çıkabilirdi belki.

(sh.50 Rüya tabiri (Mevlevilerde rüya tabiri yok) Eğer bu bölümde anlatılan Şems ise …

sh.53 El falı / aura okuma new age tavırlar

Kerametler, menkıbler çoğunlukla bir hikmetle beraber sunulur. El falı kerametiyle, aura okumalarıyla han ve yemek parasını ödemek için kerametten istifade edinilmesi düşünüdürücü.

sh. 30- Şems-i Tebrizinin kalenderi olduğu tartışmalıdır. )

AZİZ

Aziz garip bir sufi, sufi bir kimlik olarak romanın en problemli kişisi.

Mektupla enerji yolluyor (sh.82) dilek ağacına çaput bağlıyor. Enerji aktarma seansı yapıyor, zihin okuyor (sh369) Bir sufiden ziyade new age guruyu andırıyor.

Aziz kendini sufi olarak adlandırıyor, altını doldurmuyor – Muhib mi? Derviş mi ya da dede? Tasavvuf bir bütün olarak seven biri mi? Yoksa bir felsefe olarak mı ondan hoşlanıyor mu? Aşk şeriatını yazdığına göre Şemse ve Mevlana ya bağlı olmalı, Mevlevi meşrepli. Sofu bir mevlevi değil anlaşıldığı kadarıyla. Dünyada yaşanan kötülüklere karşı duyarsız . Kendi köşesinde, kabuğunda yaşayan biri.

Ella ile olan arkadaşlığı problemli. Bir sufi olarak yardıma ihitiyacı olan herkese yardımla mükellef. Bu yardımda mesafe koyamamış olması, flörte açık durması Azizin sufi kimliği ile tutarlı değil. İnsan olarak hata yapabilir, ama sorgulama kendini gözden geçiriş yok. Karşılaştırma için çöl faresine Şemsin yardımı ile kıyaslanabilir sanıyorum. Gene bu konuda Takva filmi hatırlanabilir.

Azizin kerametleri !! dışında hayatın içinde sufi bir tavrını sergilediğini görmüyoruz. Tasavvuf eşit ezoteri, keramet değil. Keramet üzerinden sufi karakteri çizmek insanüstü, yarı tanrı, yanılmaz bir karaktere gider ki bu da bizi oldukça sıkıntılı bir noktaya götürür. Olgun sufiler kerametleri (inkardan bahsetmiyoruz) sevmezler.

Notlar : (Aziz için yazılanlar :

sh.204 Güncelden alabildiğine uzak
Sh.204 Kendini bildi bileli pasifist………
sh.205 Şimdinin çocuğu olarak kendini tanımlıyor. –Konformist bir çizgisi var.
Şu anın hakikatını yaşamak sh.177 gerekir diyen Şemsin zulme karşı duruşu Azizde yok.

Gölpınarlı Dede nin bu tarz pasif tasavvuf anlayışını sümüklü tasavvuf olarak adlandırır. Gölpınarlı linkinden bu konu okunabilir. 83. soru

ELLA

Uzun süren evliliklerin köhneyeceği, albenisini kaybedecği üzerine bunaltacak kadar tekrar var. 100. sayfa henüz konuya giremedik. oldukça uzun giriş ne Mevlana Şemsle ne de aziz ella ile karşılaştı.

Ella kadınlık ve annelik arasında seçim yapar. Kadınlığı seçer. Küçük çocukları için annedir hala ve Ella evlliğini kurtarmak / boşanıp küçük çocuklarını yanına almak gibi çileli bir seçimi değil terki seçer.

Sanırım aşka bakışı statik. Geliştirici, adam edici, terbiye edici halinden (yada insanlıktan çıkarışı her bünyede aynı tesiri bırakmıyor :) ) bakmıyorlar. Mutluluk, iç kıpırtısı, ilgilenilme gibi görüyorlar. Aşk Elanın hayatına ne katıyor, onun insanlığını nerden alıp, nereye getiriyor ? Durduğu yerde mi sayıyor ? dan ziyade ne kadar mutlu olduğunu okuyoruz.

MEVLANA

200. sayfaya kadar ortalarda yok. Bir rüya bölümünün dışında .

sh.210 Mevlan hz. Şemsle karşılaşmasını anlatırken birden nefsin mertebelerini anlatmaya, tasavvuf konusunda bilgi vermeye başlıyor (Benzer olay Şemsin bir kaç bölümünde de var)

Sanırım bu (konuya yabancı) okuyucunun olayı takip ederken bilgi sahibi olması gerektiği ile böyle çoşku dolu insanların, Şemsi Tebrizi nin, Hz. Mevlana nın, iç dünyalarını hayal edip yazmanın güçlüğünden kaynaklanıyor. Bu şekilde uzun uzadıya bilgilendirme bir yerde hem bir kolaylık ve hem de bir zorunluluk. Bu da romanın performansını düşürüyor. Bazı bölümleri bir romanı değilde 100 soruda tasavvufu okur gibi hissediyorsunuz. Bilmeyenler için aydınlatıcı, bilenler için sıkıcı bölümler.

Hz. Mevlana için ayrılmış bölümler çok az. Ayrılan bölümlerde ise Hz. Mevlana altın kaşıkla doğmuş, halkın yaşayışından uzak, pasif bir karakter olarak çizilmiş. Şemsin mürşitliğine vurgu yapmak için bu konu abartılmış. Aslında kim kimin mürşididir tartışılır.

sh.38 Semanın yaratıcısı Mevlana değil – Sema geleneği çok eski zamanlara götürülebilir.


Tasavvufi bir bakışa bir çok yerde rastlıyoruz ama kanatimizce romanın tasavvufi bir duruşu yok. Birbirinden ayrı yollara ait tasavufi görüşler ile uzak doğu enerji inançlarını ve hatta şamanizmi (ağaca çaput bağlamak) harmanlamış kitap. Bu haliyle tasavvufi bilgi alınmak için okunacak bir kitap değil. Biyografi değil – bir çok yerde kurgular var, aslına sadık olma derdi yok. Belki geniş anlamda mistik – ezoterik düşünceleri biraz özensizce harmanlamış, bunların üzerinden yazılmış bir roman olarak kabul etmek mümkün olabilir

Bu yazı Enis Diker tarafından yazılmıştır.

Aşk Şeriatı hakkında..

Kocasını sevmediğini itiraf ettiği o bunaltıcı anda, yayıevinden gelen telefon Ella’yı bu zor durumdan çıkarıp, hakkında kimsenin bir şey bilmediği bir adamın A.Z.Zahara’nın 300 sayfalık romanının içine atıverir. Kitabın daha ilk sayfalarında kendi cümlelerinin tıpatıp aynısını görünce hem Ella hem de okuyucu için gizem başlar.

Sıkıcı ev kadınının hayatındaki ilk heyecan dalgasıdır bu. Okuyucu şöyle bir yerinde doğrulur ve acaba şimdi ne olacak diye heyecanla öbür sayfaya geçiverir.

Aşk kitabı bundan sonra 2 ayrı yolda ilerliyor. Günümüzde, Ella’nın yaşamı ve A.Z.Zahara’nın kitabı Aşk Şeriatı.

Tebrizli Şems, Mevlana, Sufilik, 1240′lı yılların Konya’sı benim için yazarın çizdiği hikaye ve karakterlerle bu kitapta başladı ve bitti. Roman bir kurgudur, içinde ne kadar gerçek zaman, gerçek olay ve mekan bilgisi taşısa da herşey yazarın kafasının içinde olup bitmektedir. Elif Şafak isteseydi, aynı hikayeyi tıpkı Ursula Le Guin’in yaptığı gibi fantastik bir zaman ve mekana taşıyabilirdi. Kitap özünden bir şey kaybetmezdi. Ama geniş kitleler tarafından okunma ve eleştirilme şansını kaçırırdı. Oysa Elif Şafak Türkiye’nin gündeminde bulunan ve en acıtan gerçeklerimizi anlatan romanlar yazmayı seviyor ve bu ülkede yaşayanların ortak hafızasında bulunan karakterleri kullanıyor bu romanında. Böylece daha fazla insanın dikkatini çekiyor ve kafasını meşgul ediyor.

Aşk Şeriatı bu aşkı bitiren katilin ağzından cinayeti anlatmasıyla başlıyor. Böylece, olay dizisinin Son noktasını baştan öğreniyoruz. Bu aşk, aşıklardan birinin katli ile bitecek. Böylece okuyucuyu kitaba bağlayan asıl dalga gelmiş oluyor. Artık okuyucu sayfaları nasıl olacak heyecanı ile çevirecek ve kitabın doruk noktasına bir çırpıda varacaktır.

Devamı var ..

Bu yazı Kedila tarafından yazılmıştır.

Ella

Özgüvenini yitirmiş, cesaretsiz sıkıcı ev kadını Ella’nın aniden kendinden umulmadık şeyler yapmasının nedeni aşktır diyor ve hikayenin ya da en azından bir kısmının kim ve ne üzerine olduğunu söylüyor yazar.

Her macera sıkıntının dibinden başlar. En sıkıcı, bildik, hadi diyelim klişeden başlar ki hikayenin doruğu o kadar yüksekte olsun ve okuyucu oraya varınca vaav ne kadar da yüksekteyiz ne heyecan diyebilsin.
Burada da kendini yitirmiş 40′ndaki Ella’dır şişenin dibi.

3 Çocuk annesi, İngiliz Dili Edebiyatı mezunu ev kadını, uzun zaman sonra eşinin vesilesiyle bir yayınevinde editörün asistanının asistanlığı işi bulmuştur. Halinden şikayet yok gözükmektedir. Kanıksadığı değersizlik duygusu dışında. Ama bir mayıs günü uzun zamandır kendinden bile sakladığı bir gerçek, büyük kızının evlenme planını ilan etmesiyle ortaya çıkar. Aşk uzun zamandır hayatında yoktur. Başarılı bir dişçi olan kocasını sevmeyi bırakalı çok olduğunu hayretle fark eder. Ella’yı Ella yapan aşk ve romantizme olan inancıyken, 40 ında Ella aşkı unutmuştur. Koca, başarılı bir dişçidir ama başarısız bir aşık ve bunun suçunu Ella’ya giydirmiştir. Dünyanın dört bir yanında ne çok Ella’lar vardır. Belki bu yüzden klişedir. Ama Ella’lar hep vardır. Ella, bir çok okuyucu için empati yapması en kolay karakterdir ve tam da bu nedenle bu kitleyi bir anda hikayenin içine çekiverir.

Yazar, aşkı anlatabilmek için en tanıdık hikaye ile aşk olmayanı tanımlar bize Ella ile.

Bu yazı Kedila tarafından yazılmıştır.

Toplantıya ve Aşk’a dair…

gittim, gördüm, geldim…

…diye bir klişeyle başlamak geldi içimden, sanırım e.şafak’ın kitap boyu bizi içinde boğduğu klişeler nedeniyle. kitaba dair tek eleştirim aslında bu. başından sonuna klişelerle yoğurmuş kurgusunu ve karakterlerini yazar. ama 1 numaralı moderatör bize “ikra” dedi ve biz de oturduk okuduk ve sonrasında da fikirlerimizi çarpıştırdık.

toplantıya dair çok güzel yazmış arkadaşlarımız zaten, o nedenle ben çok iyi vakit geçirdiğimi ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımı söyleyerek geçeceğim o konuyu… internet üzerinden bize katılan arkadaşlarımızla zaman zaman paralel gittiğimizi görmek çok hoşuma gitti. bir gün hepinizle yüzyüze de tartışabilmek umuduyla… :)

kitaptaki tarihsel hataları az önce bir yorumda görerek ayrı bir post olarak blog sayfamıza almıştım, o nedenle bu konulara da girmeyecek ve eleştiri getirmeyeceğim. zaten bunu bir ROMAN olarak görmek ve de tarihsel bazı gerçek ve kişileri temel almış olsa da tamamiyle yazarın hayalgücünün ve kurgu yeteneğinin asıl olduğunu unutmamak gerektiğini düşünüyorum. tamamiyle romantik bir karakter ŞEMS burada… katalizör görevinin üzerinde durulmuş çokça. ve bence bir sorun yok. zira bu bir roman. yazar yazmış, biz okumuşuz, kitap bitmiş, karakterler gitmiş.

ilk defa e.şafak (ya da kendi tercih ettiği ismiyle e.shafak) okuyan bir insan olarak öncelikle söylemem lazım ki önyargılarımı aşarak okumak zor geldi (kendime dair de birşey öğrenmiş oldum böylece!!) ancak fark ettim ki yazar muhalif olmak adına kitaplarını okurlarıyla kavga ederek yazıyor. bu nedenle ben de yazarla kavga ederek okudum kitabını. yazarın “ben eski kelimelerden de anlarım” dercesine gösteriş yaptığını düşünüyorum – ya da çevirmen işgüzarlığı – artık bunu bilemeyeceğim, ancak elif hn neden yahudi ev hanımına o kadar ağdalı cümleler kurdurdu ve eskiiiiiiiii epeski kelimeler kullandırdığını anlatabilir… craig / aziz’in birden aşık oluvermesi, kitabın “eee sıkıldım ben yazmaktan” diye birden bitirildiği hissi beni rahatsız etti mi? etti…

ama beğendim de, ne yalan söyleyeyim. kendini rahatlıkla okuttu bana.

40 kuralı takip etmeyi ve örneklerdeki tutarlılıkları sevdim mesela…

sayfa 262′de margot’un tanıtıldığı bir paragraf var ki, güldürdü beni… oturdum ve düşündüm, acaba daha fazla “sıradışı” tanım ekleyebilir miydim oraya diye – ekleyemedim. yazarın idealize ettiği kadın tipinin bu olduğunu düşünüyorum. acaba yazarımız da kendini öyle mi görmek isterdi? belki de…

en çok sevdiğim paragraf ise (tamamen kişisel nedenlerden ve zamanında bu konu üzerinde çok düşünerek bu noktaya varmış olduğumdan ama bir türlü bu kadar şık bir şekilde tanımlayamadığımdan bana iyi geldi okumak orayı) aşağıya kopyaladığım şekliyle sayfa 204′te:

‘şu dünyada yaşanan çatışma ve savaşların bir “din sorunu” değil, “dil sorunu” olduğuna inanıyordu. insanlar sürekli birbirlerini yanlış anlıyor, birbirleri hakkında yanlış hükümlere varıyordu. “yanlış çevirilerle” yaşıyorduk. böyle bir dünyada herhangi bir konuda ısrarcı olmanın ne anlamı vardı? en güçlü kanaatlerimiz dahi basit bir yanlış anlamadan kaynaklanıyor olabilirdi. zaten hayatta hiçbir konuda sabitfikirli ve katı olmanın gereği yoktu; zira yaşamak demek habire değişmek demekti.’

“yanlış çevirilerle yaşamak”… bana bu kitaptan bu kaldı kendime eklemem için :)
ve de büyük travmalar atlatmadan kendimizi asla aşmaya kalkmadığımız gerçeği… hep bildiğimiz ama gözardı ettiğimiz bazı şeyler bunlar.

son olarak, 13.yy anadolusu ile 21.yy anadolusu arasında (bağnazlık, cehalet, insanlar, yaklaşımlar) değişiklik olmaması üzücü ve düşündürücü elbette.

şimdi, henüz adını telaffuz edemediğim yeni kitabımızı alarak bir sonraki toplantıya kadar onu didiklemeliyim. yazara karşı önyargım olmadığı için herhalde daha insaflı olurum :))

AŞK hataları ?

yorumları takip etmek daha zor olduğu için, şimdi gördüğüm “Adsız tarafından ille de ROMAN olsun! bloguna 01 Mayıs 2009 Cuma 10:33 tarihinde gönderildi” notlu yorumu buraya taşımak istedim. “Adsız” kim bilemiyorum, o nedenle bu yazının sahibini de yazamıyorum…

Tuğrul İnançer, Elif Şafak’ın yeni kitabı “Aşk” için şu anekdotlara dikkat çekti:

1. Roman 1243 senesinin Bağdat’ında geçiyor. O dönemde Mevlevilik’te aşçı dede’lik kurumu henüz oluşmamıştır. Dolayısıyla aşçı dede’nin dervişleri dövdüğü bahsi kitabın kurgu oluşuna bağlıyorum.

2. Bir dergahta eğer o yola zarar vermiş bir hain dergahtan çıkarılacaksa bu dergahın ana kapısından değil arka kapısında atılmak suretiyle gerçekleşir. Bu işi ‘asadar’ yapar. Bir dervişin dergâhtan kovulması da Elif Şafak’ın yazdığının aksine şöyle gerçekleşir: Her dergâhın bir kullanılmayan kapısı vardır, dergâhın arkasında. yola zarar verdiği için dövülen ama yine uslanmayan kişi, bu kapıdan çıkarılır. bu kapıya da Mevlevîlikte “küstah kapısı” denir.

3. Dervişlerin hıyar, patlıcan, domates soyduğu bölüm ise daha ilginç. Çünkü domates ve patlıcan Amerika’nın keşfinden sonra zuhur etmiş faydalı yiyeceklerdir. 1243′te domates olmaz. zaten domates bu topraklara geldiğinde de adı domates değil frenk patlıcanı diye geçer.

4. Mevlevi dervişleri bir postun üzerinde “mırmır der” demiştir ki bence en feci gaf budur. Mevleviler kedi değildir Elif hanım. “mırmır” değil, “Allah” derler. Ayrıca, zikir çekilmez, zikir yapılır.

5. husus: Dervişlerin işi kolay ya biz salikler ne olacağız demiş. Ben oturduğum sandalyeden düşüyordum neredeyse. Derviş kim, salik kim Elif hanım? Derviş isen seyr-ı sülukun olur yani salik olursun. bir husus.

6. Mevlevîlik’te kimseye zatî hatasından dolayı asla dayak atılmaz. sadece yola zarar verse, Asadar denen kişi ve onun seçtikleri bu işi yapar. Her şeyde olduğu gibi bunun da adabı vardır, sopa kalınlığı serçe parmağı geçmeyecek, dirsek göğüs kafesine mutlaka yapışık olacak, sopa yaş olacak. Dirseğinizi kaburgalarınıza yapıştırıp sopa sallamaya çalışırsanız, Elif hanım’ın tabiriyle feci bir dayak olmayacağını anlarsınız.

7. Hazret-i Mevlâna üzerine bir kitap yazarken bu memlekette muhakkak danışması gereken birkaç insan olduğunu bilmeyen bir yazar. Bu işler kendisinin yaşadığı ülkelerde de, Türkiye’de de çok ucuz. Mevlevîlik kapanmış bir yol, bir kalabalık var evet, ama hakkıyla bilen epey az ve şu an dünya üzerinde hazreti pir hakkında söz söyleyebilecek çok az insanın pek çoğu da Türkiye’de yaşıyor.

Karşı görüşte olanlar ise

Özet olarak :
İşin duygusal boyutu olduğunu, maddi hatalardan ziyade bunun gözardı edilmeyeceğini söylüyorlar. Bir söz ün Bir hikayenin kişinin ruhuna işliyorsa, bir kıvılcım veriyorsa bir hizmet olduğundan dolayı değerli olacağını düşünüyor

İlk toplantı ve ilk kitap Aşk hakkında

Bir aydır hevesle beklediğimiz, blogcu dostlarımızla yavaş yavaş geliştiğimiz sessiz ve derinden ilerleyen İlle de Roman kulübümüzün ilk toplantısı dün gerçekleşti. Canlı ortamda 3 (Uyumsuz, Windrider vePisikopati), sanal alemde Kedila, Joa, Enis Diker ve Ümit’in katılım ve katkılarıyla son derece keyifli ve güzel bir buluşma oldu. Uyumsuz kendi yazısında toplantı ile ilgili düşüncelerini yazmış, ben de Aşk ile ilgili düşüncelerimden biraz bahsetmek istiyorum.

Elif Şafak’ın Pinhan, Mahrem ve Bit Palas isimli kitaplarını okumuş birisi olarak, yazarın bitirişlerde ciddi bir sıkıntı yaşadığını düşünüyordum. Her üç kitapta da sonundan tatmin olmamış ve biraz çalakalem yazılmış olduğunu düşünmüştüm. Bu sebeple yeniden bir Elif Şafak kitabı okumaya pek niyetim yoktu. Yazarın kendisine de çok fazla sempati duymamam da bu kararı pekiştiren bir durum oldu. Takındığı sıradışı, radikal, eleştirel tavırlar nedense bende hiçbir zaman samimi olduğu inancı oluşturmadı. Eğer Uyumsuz bu kitabı önerip de okumamızı istemeseydi muhtemelen okumayacaktım. İşin gerçeği okumamak için de ciddi bir şekilde direndim. Kitap dün akşam toplantıya gelirken vapurda bitti. Dersini son dakikaya bırakan tembel öğrenci gibiydim:)

Peki, ite kaka zorla okuduğum bu kitabı sevdim mi?

Evet sevdim. Geçmiş ve bugünde yaşanan 2 ayrı hikayenin içiçe geçtiği bu kitapta her iki son da yine hızlı ve çalakalem geçiştirilmiş olsa da genel olarak güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Öncelikle kitap kişisel olarak benim de kendi manevi yaşantımla bir hesaplaşma, bir arayış içinde olduğum bir döneme denk geldiği için beni etkiledi. Sorduğum, şaşırdığım ama soruya dökemediğim bir çok konuda Şems’in 40 kuralını okumak bana iyi geldi. Allah, Kuran, Tasavvuf, Sufilik ve buna benzer konularda hiçbir derin bilgisi olmayan ve bir yerlerden başlamak isteyen kişiler için roman kurgusunda anlatılan Mevlana ve Şems’in hikayesi bence olumlu bir yönlendirme olacak ve daha derine gitmek isteyen kişilere bir kapı açacaktır diye düşünüyorum.

Daha önce kendi blogumda da yazmıştım. Ben bir romanı okurken içinde kaybolup gitmeyi severim ve kitabı kapattıktan sonra da bende bıraktığı hissiyat belirleyicidir. Sevdim mi, sevmedim mi? Bu kitabı kapattıktan sonraki hissiyatım şudur : Sevdim.

Eleştirilere, ya da aklıma takılani gözüme ilişen olumsuzluklara gelince onları da elimden geldiğince sıralamaya çalışayım : Belki de hayatım boyunca ilk defa bir kitabı özel olarak başkalarıyla da tartışmak amacıyla daha didikleyici bir şekilde okumaya çalıştım. Benim için bu da güzel bir değişiklik oldu. Öncelikle kitabı okurken ilk farkettiğim şey, eskiyi anlatırken gösterdiği dil zenginliğini ve özeni kesinlikle bugünü anlattığı hikayede kullanmaması oldu. Hatta günümüzdeki kahramanlar Ella ve Aziz arasındaki tüm iletişim son derece yüzeysel bir dille anlatılmış. Zaten seçtiği kahraman Ella yeterince şoka uğrattı beni. Son derece klişe bir kahraman. +40 yaşında, zengin, mutsuz, kocası tarafından aldatılan, 3 çocuklu bir “desperate housewife”

İkinci olarak dergah, dervişlik, sufilik hakkında derinlemesine bilgim olmamasına rağmen, kitabın sonundaki, yararlanılan kaynakları görünce, yazarın aslında çok da ciddi bir araştırma yapmadığını düşündüm. Mevlana, Şems, mevlevilik, sufizm ile ilgili konularda bilgi alınacaksa hala bu topraklarda yaşayan kişilerden bilgi alınmalıydı. Yazar birkaç tanesi dışında hep İngilizce kaynaklardan yararlanmış. Bu da tuhafıma gitti ve muhtemelen çok sayıda ciddi dönemsel ve bilimsel maddi hatalar yapmış olduğuna inanıyorum. Nitekim Enis Bey’in gönderdiği bir mailde bunun detaylı ve madde madde anlatılmış bir dökümü var. Kendisinden rica ettim, bizimle bunları paylaşacak. Kitabı okuyan ve okumayı düşünen herkese son derece faydalı olacak bilgiler bunlar.

Son eleştirim de yine dil üzerine olacak. Yazar kitabı İngilizce yazmış ve daha sonra kitap yazarla birlikte bir çevirmen tarafından Türkçe’ye çevrilmiş. Kitabın günümüzdeki kahramanı Ella Rubinstein isimli Amerikalı bir Yahudi kadın. Bütün bunları birarada düşününce yine biz gariban Türk okurların esas hedef kitle olarak seçilmediği aşikar. Ha yazar eserini kime yazmış, bir romanı okurken bunlar da kıstas alınmalı mı sorusu ayrıca tartışılabilir. Ancak ben yine de okur profilinin baştan ve özellikle seçildiğini düşünmeden edemiyorum. Sanki Amerikalılara İslam’ın güzel yüzünü tanıtayım gibi bir misyon yüklenilmiş, açıkçası bundan da rahatsızlık duydum. Daha önce de dediğim gibi yazarın kendisi için benimsediği ya da kendisini yansıtmaya çalıştığı tavırlar, giyindiği kişilik bana bir türlü samimi gelmediği için, kitabın da sadece içten gelen bir yazma aşkı ile kurgulandığına inanamıyorum.

Bir de yazar kitabı önce Türkçe yazsaydı böyle mi yazardı, yani demek istediğim kelime kelime, harf harf böyle mi yazardı acaba?

Son olarak sevgili Uyumsuz söylendim, protesto ettim ama yine de vazifemi bihakkın yaptım diye düşünüyorum. Kitabı okuduğum için de pişman değilim:) Teşekkürler

not : msn yazışmalarımızı da uygun bir formata getirdikten sonra burada yayınlayacağız.

Ayın moderatörü bildiriyor

Aşk‘ın yarısını yarılamış olarak kitapla ilgili yapabileceğim tek yorum dilinin ve anlatımın akıcı oluşundan dolayı keyifli bir kitap olduğu. Ama henüz bitmeden, büyük resmi görmeden birşey diyemem. Zaten diyeceklerimi de 30 Nisan’da ekip olarak bir araya geldiğimizde dökeceğim tek tek.
Şu ana kadar kitapta ilgimi çeken her bölümü sayfasını kıvırarak işaretliyorum. Normalde bir kitabı asla bu şekilde iz bırakarak okumam ama klüp buluşmalarında ameliyat masasına yatırılan hasta gibi kitabı deşip her bir kısmını iyice incelemeyi amaç edindim. Gerçi kitabı okuduğum anlarda yanımda kalem olmadığı için notlar alamadım henüz ama o da sonraki ikiyüz küsür sayfaya nasiptir umarım.
Bu arada 30 Nisan’da buluşacağımız klüp üyelerine bir dizi soru hazırlamayı da kafama koydum. Muhtemelen bazılarına kilişe gelecektir ama bu da ayın moderatörü olmanın verdiği şımarıklık hakkı olsun. Önümüzdeki aylarda siz de kendi hükümdarlığınızın tadını çıkarırsınız :)
30 Nisan’a 22 kaldı, hadi bakalım ;)

Bu ayki okuma ödevimiz : Elif Şafak’tan AŞK

Blogger kitap kulübü kurma önerisi ilk olarak Uyumsuz‘dan geldiği için, biz de onu bu ayın moderatörü olarak seçtik. Nisan ayında, onun önerisi ile Elif Şafak’ın yeni kitabı Aşk’ı okuyacağız.

Elif Şafak, yazarlığı kadar hatta belki ondan da fazla muhalif kişiliği ile tanınan bir yazar. Nerede bir bildiri hazırlansa altında Elif Şafak’ın imzasını görmekteyiz. Bununla birlikte; E.Şafak gibi içeride ve dışarıda muhalif çıkışlarıyla tanınan, ayrıca Nobel’li ilk ve muhtemelen çok uzunca bir süre boyunca da tek yazarımız olarak kalacak olan Orhan Pamuk’la karşılaştırdığımızda edebi yeteneği daha geniş bir kabul görmekte. Orhan Pamuk, kitapları Türkiye’de en çok satan yazarlar arasında yeralmasına rağmen en çok okunan yazar olduğu söylenemez. Çoğu kişinin kütüphanesinde dekor olmaktan başka bir işe yaramaz O.Pamuk kitapları. Ancak Elif Şafak için daha farklı bir durum olduğunu görmekteyiz. Elif Şafak kitapları satılan ve okunan bir yazardır.
Kişisel yorumuma gelince, bugüne kadar Pinhan, Mahrem ve Bit Palas isimli kitaplarını okuduğum bu yazarı ortalamanın üstünde bulmakla beraber, eserlerinin sonlarında ciddi bir sıkıntı yaşadığı hissi hakim olmuştur. Hiçbir kitabının son sayfasını, okuduğum kurgunun finalinden tatmin olarak kapatmadım. Sanki yazar bütün eforunu kurguyu planlamakta ve eseri yazmakta harcamış, iş kitabı bağlamaya geldiğinde sıkılmış ve çalakalem 2-3 sayfayla kitabı sonlandırmış gibi gelir.
Sırf bu sebepten bir süre kitaplarını okumaya ara verdim. Araf ve Süt’ü bilerek okumadım. Ancak karşıma Aşk ile çıktı. Okuyup göreceğiz bakalım :)
Bu arada THY Skylife dergisinin Mart sayısında Elif Şafak’ın uzun uçak yolculukları ve kitap okuma ile ilgili nefis bir yazısı vardı. Arıyorum bulabilirsem buraya onu da ekleyeceğim.